Çok sevdiğim insan rahmetli Peter Drucker bir yazısında* sanayi tarihinden bahsediyor ve Taylor'la başlayan standartlaştırma çalışmalarına değiniyordu. Taylor teorilerinden sonra çok eleştiri aldı. Özellikle de o dönemler çok güçlü olan sendika temsilcilerinden. Çünkü o zamanlar özellikle üretim alanında bir iş; ancak ustadan çırağa aktarılabilen, kendi içerisinde gizli ve mistik püf noktaları olan ve ancak ustanın yapabileceği bir şeydi. Taylor ise işlerin standart parçalara ayrılabileceğini, herkesçe yapılabilir kılınabileceğini söylüyordu. İşçiler için ellerindeki en önemli kozun alınması karşısında sessiz kalmak mümkün olamazdı. O yüzden o zamanki tepkiler ve eleştirilerin gayet doğal olduğunu belirtiyor Drucker.
Aradan uzun zaman geçti ve özellikle seri üretimde ustalık payı artık eser miktarda kaldı. En büyük üreticiler rahatlıkla üretimlerini Amerika'dan Çin'e taşıdılar. Oradaki işçileri eğiterek, standartlar üzerinde çalışarak önemli verimlilik aşamaları kaydedildi. Biz de hala hem o eski standartlaşma öğretilerini dinlemeye hem de, eser miktarda da kalsa, o eski usta - çırak ruhunun ve işçilerin ustalık ve özgünlük iddia çabasının gölgelerini hissetmeye devam ediyoruz.
Veri veri good!!!
![]() |
| http://www.csmonitor.com/Innovation/2010/0409/Climate-change-as-art Heykeltraş Nathalie Miebach kasırgalardan okyanus dibi robotlarına kadar bir çok ham verinin heykelini yaparak bu konuya ayrı bir yorum getirmiş. |
Brad Pitt'in oynadığı "Moneyball" filmini izlediniz mi bilmiyorum, ancak izlediyseniz yeni nesil bir koçun takım seçme ve antrenmanları için istatistikten yararlanmaya kalkmasını, bunun geleneksel yöneticilerce nasıl garip karşılandığını, ona hiç başarı şansı tanınmadığını hatırlayacaksınız. Film bildiği yolda inatla direnen, alışılagelmişten, geleneksel yaklaşımından farklı bir yol izleyen ve bunun sonucunda belli bir başarıya ulaşan bir adamın hikayesi. Tam olarak mutlu sonla bitmiyor ama mücadele izlemeye değer.
X ve Y kuşaklarının tam ortasında duran bir adam olarak bazen ben de benzer duygular taşıyorum. Üretim içine girdiğinizde artık kemikleşmiş bazı uygulamalarla karşılaşıyorsunuz. KPI (Key proses Indicator) dediğimiz anahtar performans göstergeleri belli ve her aylık toplantıda bunların olduğu grafikleri uzaktan seyredip duruyoruz. Ancak hem verinin anlamı hem de tam olarak neye hizmet ettiği bence net değil. Topladığımız verinin anlamlı olması ve bizi bir sonuca götürmesi gerekli. Daha öncekiler yapıyor diye yaptığımız herşey bize zaman kaybettirmekten ve geride bırakmaktan başka işe yaramıyor.
Hatasız kul olmaz!
Orhan Gencebay'ın harika şarkısının nakaratı bu cümle; "Hatasız kul olmaz"!. Gerçekten de insan faktöründen hatayı %100 gidermek mümkün değil. Her proses kendi içerisinde belli bir hata ihtimali taşıyarak devam ediyor ve biz üretimcilerin asli görevlerinden birisi bu ihtimali mümkün olduğu kadar aşağıya çekmek.
Bu konu üretimcilerin gündeminde 1940 lı yıllardan beri var ve onlarca sistem değişik isimlerle piyasaya sürülmüş. Bunların içerisinde hata oranları ile en direk temas edeni sanıyorum 6 Sigma sistemidir. Ama tüm diğer sistemler de o veya bu şekilde bu noktaya odaklanır. Çünkü hata demek öncelikle işletme için maliyet demektir.
Ancak hatanın sadece maliyetden daha ağır faturaları da olabilir. İş kazaları her yıl yüzlerce kişinin yaralanmasına ve ölümüne sebep olmaya devam ediyor. Yeni yönetmelikler ve önlemler uygulandığı yerlerde iyileştirme sağlıyor ancak uygulanmasını sağlamak ve denetlemek hala ciddi bir problem. Ayrıca Türk insanımızın yaygın "bana birşey olmaz" anlayışı ve bu konudaki duyarsızlığı da problemin bir başka ayağını oluşturuyor.
Peki kabul edilebilir hata oranı nedir? Örneğin bir işletme %99,9 hatasızlıkla çalışıyorsa bu size göre iyi midir?
Bu konu üretimcilerin gündeminde 1940 lı yıllardan beri var ve onlarca sistem değişik isimlerle piyasaya sürülmüş. Bunların içerisinde hata oranları ile en direk temas edeni sanıyorum 6 Sigma sistemidir. Ama tüm diğer sistemler de o veya bu şekilde bu noktaya odaklanır. Çünkü hata demek öncelikle işletme için maliyet demektir.
Ancak hatanın sadece maliyetden daha ağır faturaları da olabilir. İş kazaları her yıl yüzlerce kişinin yaralanmasına ve ölümüne sebep olmaya devam ediyor. Yeni yönetmelikler ve önlemler uygulandığı yerlerde iyileştirme sağlıyor ancak uygulanmasını sağlamak ve denetlemek hala ciddi bir problem. Ayrıca Türk insanımızın yaygın "bana birşey olmaz" anlayışı ve bu konudaki duyarsızlığı da problemin bir başka ayağını oluşturuyor.
Peki kabul edilebilir hata oranı nedir? Örneğin bir işletme %99,9 hatasızlıkla çalışıyorsa bu size göre iyi midir?
Yelkenlim artık daha güçlü!!!
Hayat yolculuğunda insana güç veren, yaşama nedeni sunan ve hayata umutla bakmasını sağlayan bazı sevgiler vardır. Bunları ben teknemin yelkenleri sayıyorum. Onlar olmadan ilerleyemez insan, tatsız ve anlamsız olur yolculuk.
19.08.2013 tarihinde 1,5 yaşındaki oğlum Poyrazdan sonra Rüzgar bebek de aramıza katıldı. Küçük ve hızla büyüyen bir yelkeni daha oldu teknemin. Hayatımdaki tüm diğer aşkların arasına eklendi.
Poyraz rüzgarı sert olur, serin olur; yazın eserse ferahlık kışın eserse sıkıntı verir. Oğullarım da dostlarına yaz Poyrazı, düşmanlarına kış Poyrazı olurlar inşallah.
Yazılara verdiğim büyük ara bu yüzden. Şimdilik pek nefes aldırmıyorlar babalarına yazı yazmak için... Ama bir yazının taslağı bitmek üzere. Kaldığımız yerden devam edeceğiz hayatı ve yönetimi anlamlandırmaya...
Poyraz rüzgarı ile seyre devam... Vira bismillah!
Arzu, Akıl ve Güç!
Eflatun meşhur devlet kitabında bir insanı, bir kenti ya da bir devleti yönetenin aynı dinamikler olduğundan ve biri anlaşıldığında diğerlerinin de anlaşılacağından bahseder.
Ona göre insan ruhu iki kısımdır. Bir kısım düşünen, anlayan, bilgelik bölümüdür ki insan bununla akıl yürütür, bilgelik kazanır ve gelişir. Diğeri ise arzu ve şehvet kısmıdır ki insan bununla acıkır, susar, sever. Hepimiz biliriz ki ezelden beri bu iki kısım kendi içerisinde kavga halindedir ve yaşamın önemli sırlarından biri de budur. Hemen her çağda insan bu iki büyük güç hakkında düşünmüştür ve tüm dinlerde de bu konudan önemle bahsedilir.
Ancak Eflatun tam da bu noktada üçüncü bir gücün varlığından bahseder; "öfke". Bu acaba akıl tarafında mıdır, yoksa arzu tarafında mıdır? Bu sorunun cevabı hayatı nasıl yaşadığınız ve nasıl anlamlandırdığınızın da cevabıdır aynı zamanda.
İş yerinde mutluluk!!!
İş yerinde mutlu olmanın çok fazla parametresi var aslında. Bunların çoğu da insanın kendi kontrolünün dışında gelişiyor. Yönetim tarzını, insan kaynaklarına bakışı, birlikte çalışacağınız insanları çoğunlukla seçemiyorsunuz. Ancak ömrümüzün önemli bir kısmını geçirdiğimiz iş yerlerini kendimiz için nasıl daha keyifli yapabileceğimiz konusunda düşünmek ve eyleme geçmek kesinlikle bir zorunluluk.
Gerçekçi düşündüğümüzde aciz insanın zaten çok az şeyi kontrol edebildiğini fark edebilirsiniz. Ne ne zaman doğacağınıza, ne hangi coğrafyada olacağınıza, ne de hangi aileye mensup olacağınıza siz karar vermediniz. Hayatımızın her evresinde yanımızda olanların, etkileştiğimiz insanların çok az kısmı üzerinde hükmümüz oldu. Aşklarımızın bile ne zaman hayatımıza girip ne zaman çıkacaklarına karar veremedik.
Demek ki, hayatı belli bir belirsizlik seviyesinde kabul etmek ve ona göre davranmak gerek. İş yerimizdeki birçok değişkeni de seçemedik ama yukarıda yazdıklarım yüzünden intihar etmediğimize göre bu belirsizliğin de üstesinden gelebilecek birkaç şey söyleyebiliriz.
Maaşına zam, işine son!
Dünyada her milletin her kesim çalışanında ortak bir nokta ararsanız, maaş memnuniyetine bakabilirsiniz. Aldığımız para hepimiz için az. Hep azdı ve sanırım hep az olarak kalacak.
Dünyadaki maaş trenleriyle ilgili çok çarpıcı bilgiler veren ILO raporunu inceliyorum son 2 gündür. Kafamda iskeletini hazırladığım yazı için çok değerli bir katkı oldu. ILO 1919 yılında kurulmuş, tam adı "International Labour Organization" olan bir örgüt. Uluslararası işgücü organizasyonu yani. Kuruluş amaçlarını, sosyal adaleti desteklemek ve dolayısıyla dünya üzerindeki barışa katkıda bulunmak olarak belirtmişler. Birincisi; ne kadar katkı yapabildiklerini bilmiyorum ama, amaç olarak açıkladıkları şeyler çok güzel. İkincisi, sosyal adalet sağlanmadıkça dünyada tam anlamıyla barış olamayacağını anlamış görünüyorlar.
Kapitalizm, sosyalizmi dağıtıp dünyada tek egemen yönetim şekli olduğundan beri, ekonomik dünya sürekli bu ulvi amacın tam tersi yönünde hareket etmeye devam ediyor. Az sonra Grafik-1 ve 2'de göreceğiniz üzere, yıllar geçtikçe emeğin karşılığı alınan çıktı büyük bir hızla artmış. Ancak ödenen para, alınan çıktı artışı ile orantılı değil. Bu ne demek? Sermaye sahibi kesimin daha çok kazanması ancak üreten orta kesimin toplam pasta payının küçülmesi demek.
Peki bu ne demek?
Dünyadaki maaş trenleriyle ilgili çok çarpıcı bilgiler veren ILO raporunu inceliyorum son 2 gündür. Kafamda iskeletini hazırladığım yazı için çok değerli bir katkı oldu. ILO 1919 yılında kurulmuş, tam adı "International Labour Organization" olan bir örgüt. Uluslararası işgücü organizasyonu yani. Kuruluş amaçlarını, sosyal adaleti desteklemek ve dolayısıyla dünya üzerindeki barışa katkıda bulunmak olarak belirtmişler. Birincisi; ne kadar katkı yapabildiklerini bilmiyorum ama, amaç olarak açıkladıkları şeyler çok güzel. İkincisi, sosyal adalet sağlanmadıkça dünyada tam anlamıyla barış olamayacağını anlamış görünüyorlar.
Kapitalizm, sosyalizmi dağıtıp dünyada tek egemen yönetim şekli olduğundan beri, ekonomik dünya sürekli bu ulvi amacın tam tersi yönünde hareket etmeye devam ediyor. Az sonra Grafik-1 ve 2'de göreceğiniz üzere, yıllar geçtikçe emeğin karşılığı alınan çıktı büyük bir hızla artmış. Ancak ödenen para, alınan çıktı artışı ile orantılı değil. Bu ne demek? Sermaye sahibi kesimin daha çok kazanması ancak üreten orta kesimin toplam pasta payının küçülmesi demek.
Peki bu ne demek?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





