Hayat Notları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hayat Notları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Atatürk nedir?



Tasavvuf ilminde ileride olduğumu söyleyemem.

Benimki daha çok kişisel merak ve okuyup dinlediklerimden elde edilmiş kulak dolgunluğudur. Bu ilimde ilerlemek çok daha yoğun zahmet ister. Ama bugüne dek okuyup anladıklarımdan süzdüklerim bende şöyle bir dem bıraktı:

Zerre ne ise alem de odur...

Tanrı öyle kusursuz ve akılalmaz bir yaratış mucizesi yapmıştır ki, küçücük bir atomun yapısı ve içinde olanlarla koskoca evren aynı şablona sahiptir. On üzeri sayılarla ifade edilen astronomik boyutta neler oluyorsa on üzeri eksi ile ifade edilen mikro altı düzeyde de aynı şeyler olmaktadır.

Bugün astronomi bilimi evrenin sırlarıyla ilgili bize 50 yıl öncesine göre çok daha geniş bilgi sunuyor. Artık yldızların, kara deliklerin, galaksilerin nasıl oluştuğunu biliyoruz. Evrenin her yerindeki gaz ve toz halindeki madde belirli şartlar ile bir araya geliyor ve küçük bir kütle oluşturuyor. Milyonlarca yıl içinde yerçekimi bu kütleyi giderek büyütüyor ve sıkıştırıyor. En sonunda bu kütle yine içeriğinde doğru bileşenler varsa ve yeteri kadar sıkıştıysa bir anda alevleniyor ve bir yıldıza dönüşüyor. Milyonlarca yıl boyunca, milyonlarca santigrat derecede yanan bir yıldıza.

Ama bunun da bir ömrü var. Yıldız zamanla kendi kendini yiyor, önce devasa boyutlara büyüyor ve sonra büyük bir patlama ile bir kara delik haline geliyor. Bugün bilim adamları, kara deliklerin evrenin varlığının ve devamının önemli bir parçası olduğunu, dengeleri bir arada tutan muazzam bir güç yarattıklarını biliyor.  Tabi ki ne her kütle yıldız oluyor ne de her yıldız kara delik. Hepsi için uygun şartların bir araya gelmesi gerekli.

İşte bunun aynısı, bana göre daha küçük ölçeklele dünyada da oluyor.

1881 - 1910 lu yıllar arasında Atatürk bir gaz ve toz bulutuydu bence. Ama bir yıldızın doğuşuna tanıklık ediyordu dünya farkında olmadan. Zamanla içinde bulunduğu sıkıntı ve zorluklar onu pişirdi, ısıttı ve sıkıştırdı. Hamurunda yıldız mayası vardı ama tıpkı büyük ölçeklisi gibi, bir anda parlamaya başlamadan önce tam olarak doğru süre boyunca sıkışması ve olgunlaşması gerekiyordu. 1919 yılları civarında evrimini tamamladı ve bir güneş oldu dünya için. Alev alev yanıyor, etrafını aydınlatıyor ve balçıkla sıvanamıyordu.

Her yıldız gibi o da görevini tamamladı ve büyük bir patlama ile yaşamı sonlandı. Bu patlama tüm dünyada acı ve gözyaşına neden olmuştu. Arkasında da her büyük yıldız gibi kocaman bir kara delik bıraktı.

Bu yıldız ölümlerinin anlatmadığım mucizevi bir yanı daha var ama...

Her yıldız kara delik olurken yaşadığı o müthiş patlama ile evrene muazzam miktarda enerji ve madde saçıyor ve sonraki gezegen ve yıldız oluşumlarının hammaddesini sağlıyor.

Atatürk de öyle yaptı. Arkasına baktığımızda karanlıktan başka birşey görünmüyor ama ben biliyorum ki bir yerlerde o yıldız tozları yeni güneşler yaratmak için sıkışmaya devam ediyor. Yeterince sıkıldığımızda aniden alevlenip ışıklar saçmaya başlayacaklar. Tıpkı binlercesinin Cumhuriyet tarihi boyunca tüm karanlığa rağmen ışık saçtığı gibi. Birçoğu da doğru zaman ve basınca dek beklemeye devam ediyorlar.

Şimdi söyleyin bana; evrenin çoğu karanlık mıdır yoksa evren yıldızlarla mı doludur?

Bu nereden baktığınıza ve ne gördüğünüze bağlı.  

http://inspirationseek.com/supernova/



Nobel ödülü nasıl alınır?


Şimdi burada; "Nobel ödülü almanın 5 kuralı" ya da "Başarılı olmak için dikkat edilmesi gereken 10 şey" başlıklı bir yazı yazsam sanırım okunma rekorları kırar.

Sosyal medyanın balon haber kategorisinde en tepede hep bu altın öğüt yazılarını bulabilirsiniz. İçerik hazırlayıcılar ne zaman dara düşse hemen bunlardan bir tane patlatır ya da önceden patlamış olan birini tekrar şişirip sürerler.

Hepimize acil başarı lazım.

Daha doğrusu, acilen o başarının beraberinde getirecekleri lazım; para, makam, ünlü olmak gibi...

Çünkü bize öğretildiği kadarı ile hepimiz bu dünyaya "başarılı" olmak için geldik ve uyanık olup en çabuk yoldan başarıya "sahip olmamız" gerekmekte. Popüler kültür hep başarı hikayeleri yazıp onları över ve herkes bu başarı ile gelen yan ürünleri "elde etmek" için yaşar.

İnsanın varoluş amacı hedonizm olabilir mi? Erich Fromm işte tam bu noktada bizi bir kez durup düşünmeye davet ediyor.

Nedir hedonizm?   

Teröre kurban gidenler beni affedin!



İnsanoğlunu anlamak zor.

Bu kadar pisliğin, vahşetin ve şerefsizliğin de, bu kadar muhteşem sanat eserlerinin, müziğin, sevginin, aşkın da aynı varlıktan çıkabiliyor olmasını Tanrı'nın bir mucizesi sayabilirim sadece.

Bir insan hangi ahlak düzeninde, hangi dini emre uyarak, hangi amaç ya da yüksek ülkü için habersiz, masum birini katledebilir anlayamıyorum. Bir insan beyni bunun için nasıl şartlandırılır, hangi ilaç, hangi uyuşturucu bunu yapabilir anlayamıyorum. Bir insanın beyni çocukluğundan itibaren yıkansa bile, tam o tetiği çekecekken, insanlığı ve vicdanı devreye giremez mi? Allah tarafından bu kadar duygu ve algıyla yaratılmış insan, sebep olduğu tarifsiz acıyı görmezden gelebilir mi?

Olmuyor, Olmuyor, Olmuyor !!!


Çok çabalarsınız ama olmaz bazen.

Birçok iyileştirme yapar ve herşeyin başladığınız yere döndüğünü üzülerek görürsünüz.

Siz çalışırsınız başkası terfi alır, siz başarırsınız kaymağını başkası yer.

Aşık olursunuz o sizi sevmez, o sevse sizin kanınız ısınmaz.

Küçücük masum çocuklar bombalarla ölür, beş para etmez adamlar yönetimin zirvesine yürür.

Aldatılırsınız, ihanete uğrarsınız, haksız yere hapsedilebilir ya da öldürülebilirsiniz bile...


Zaten size kim hayatın kolay ve adil olduğunu söyledi ki?

Salaklar, Uyanıklar ve Kurallar


Hepimiz yönetimin bazı kurallar ve düzenlemeler getirmeden yapılamayacağını biliyoruz.

İş yerinde de, evde de işlerin daha iyi yürümesi için bazı kurallar ve kısıtlamalar listesinin içinde yaşamak zorundayız. Ancak kuralların konulma amacı bazen o kadar saçma oluyor ki bunlara uyulmasını beklemek ahmaklığa giriyor. Bu tip kural örneklerinden devlet kurumlarında bolca var.

Bazı kurallar ve düzenlemeler de o kadar yanlış ve sığ görüşlerle yorumlanıyor ve uygulanıyor ki; konulma amacı ne kadar isabetli ve iyi niyetli olsa da sonucu sinirli insanlar ya da lüzumsuz bürokrasi olabiliyor.

Tüm bunların önüne geçmenin tek bir yolu var. Bu kural ve düzenlemeleri belirli zamanlarda gözden geçirmek. Bunları bir tanrı buyruğuymuş gibi sorgulamadan nesilden nesile geçirmek yerine akıl ve mantık süzgecinde yeniden süzüp her seferinde iyileştirmek.

Kitle ve Şiddet İlişkisi


En son yazdığım iki blog yazısını ard arda okuyunca, aslında tamamen farklı konularda olsalar da, bir noktada iç içe geçtiklerini fark ettim.

Öncelikle sentez yapacağım iki yazıyı okumayanlar ve merak edenler için bir kolaylık yapalım:

İlk Yazı : Etki ve Tepki Meselesi
İkinci Yazı . Kitleleri anlamak

Kitle hareketlerini anlamaya ve yorumlamaya çalışırken farkettim ki; kitle halinde insanlar çok iyi işler de çok vahşi işler de yapabiliyorlar. Ancak konuyla ilgilenen tüm araştırmacıların birleştiği nokta, her nedense, genellikle davranış şekilllerinin "kötü" ya da vahşice olduğu yönünde. Birbirini parçalamaya hazır taraftar gruplarının durumundan bahsediyorum. Ya da aslında eğitimin ücretsiz olması için toplanan ama eylemin sonunda kendini, farkında bile olmadan, arabaların camlarını patlatıp dükkanları yakarken bulanlardan.

Peki ama neden?

Kitleleri Anlamak






Bir şekilde yönetim işinin içindeyseniz birden daha fazla sayıda insanın oluşturduğu bir küme ile uğraşıyorsunuz demektir. Sosyoloji biliminin bir dalı, insanların bireysel tepkileri ile toplu tepkileri arasındaki derin uçurumu ve bunun dinamiklerini anlamaya odaklanmıştır ve derinine inerseniz sonuçlar sizin için de çok şaşırtıcı olabilir.

Evrenin yaratılmasındaki en muhteşem şey bence zerre ile küll’ün birebir aynı olmasıdır. Yani devasa galaksilerle bir atomun iç yapısı aynı şekilde çalışır. Zerreyi çözerseniz bütünü de anlarsınız. Öyle ise birbiriyle savaşan binlerce kişilik orduları ya da eylem yapan milyonlarca insanın davranışlarını çözümlemek için önce daha küçük kümelerin davranışlarını anlamaya çalışırız.

İnsanın birey ve toplum arasındaki geçişi, kendi çıkarı ve ait olduğunu düşündüğü grubun çıkarı arasında yaptığı seçimler ve bunları nelerin tetiklediği konusu benim her zaman ilgimi çekmiştir. Tek tek kişilerin davranışları ve tepkileri ile aynı kişilerin bir topluluk içerisindeki davranışlarının nasıl bu kadar farklı olabildiği, topluluğun ortak aklının nasıl bazen tamamen akılsızlık boyutuna varabildiğini anlamak, özellikle işi bu tür oluşumları yönetmek olan insanlar için, kaçınılmaz bir gerekliliktir. Şimdi gelin birlikte bu karmaşık düzeni biraz daha anlaşılır hale getirmeye ve kendimiz için yönetsel çıkarımlar yapmaya çalışalım:

Etkiyi ve Tepkiyi Anlamak


Etki tepki prensibi Newton'un üçüncü yasasıdır ve "Herhangi bir etkiye karşı mutlaka bir tepki oluşur ve bu tepki kuvveti her zaman etkiye eşit ve zıt yönlüdür" şeklinde özetlenebilir. Fizik alanında kesin doğru kabul edilen bu yasa konu insan olunca bir miktar farklılık gösterse de yine de geçerlidir.

Yapılan her etki duygusal boyutta bize bir kuvvet uygular. Ama insan bu etkiye çok değişik şekillerde karşılık verir. Kimi aynı şekilde geri yansıtır, kimi içine atarak biriktirir, kimi daha güçlü şekilde geri yansıtır, kimi ise dönüştürerek başka şekillerde dışarı atar. Ama içinize de atsanız, kısmen dışa da vursanız hayatta başınıza gelen her iyi ve kötü şey bir tortu bırakır ve birikimleriniz haline gelir.

Tepkilerimizi kontrol altına almak ve içsel nedenlerinin farkında olmak çoğu zaman önemlidir. Bazen karşınızdakilerin tepkilerini okumak ve altında yatan nedenleri anlamak da önem taşır.  Bu konuda yakın zamanda öğrendiğim güzel bir hikayeyi paylaşmak istedim:

Karakter testi


Evet bu tip testlerin güvenilirlikleri ve kapsamları biraz sıkıntılı olur. Ama aşağıda paylaşacağım hem sağlam ve güvenilir bir araştırma kurumu hem de test kapsamlı ve açıklayıcı. Üstelik hem test hem de sonuçlar Türkçe ve güzel bir çeviri ile çevrilmiş. Testi cevaplayıp 24 farklı karakter özelliğini sizdeki sırasına göre görüyorsunuz. Yani sizin karakterinizin en önemli belirleyicileri ilk 5 madde diyebiliriz. İşte benim ilk 5'im :

Umarım herkesin Problemleri vardır...



Siz istediğiniz sürece hayatta herşeyde problem vardır...

Ve siz istemediğiniz sürece, hayatta hiçbir şeyde problem yoktur.

Birinin yokluğunu hissetmeniz yanınızda var olmasını istediğiniz içindir; paranın, aşkın, ya da sağlığın eksik olduğunu düşünüyorsanız sizde daha fazla olması gerektiğini düşündüğünüz içindir.

Bu söylediklerimin benim deliliğimle de, bilgeliğimle de hiç alakası yok...

Basit matematik bu;

Denge meselesi




Uzun zamandır yazamıyorum.

Aslında yazacak tonla malzeme biriktiriyorum, ama yazamıyorum.

Son 7 aydır iş hayatımı benim için her yönüyle farklı olan bir pozisyonda geçiriyorum. Bu blogda da çokça yazdım çizdim şu konfor alanı meselesini ve ben o alanda durmayı hiç sevmem ama konfor alanımın epey bir dışına çıkmışım bu kez :) Bunun getirdiği mücadelenin ve sıkıntının her türlüsünün içinden geçiyorum bu bir, koyun cebe...

Doğduğundan beri bu coğrafyada yaşayan biri olarak kurtulmak için uğraş verdiğim, maalesef bizim yetiştirilme tarzımızda olan ezbercilik, düşünmeme, sorgulayamama gibi problemlerle hem kendi adıma hem çevremdekiler yönünden uğraşıyorum, bu iki; bunu da atalım cebe...

Hala işe yarar mısınız?


Kaynak :http://betterbusinesslearning.com/change-video/

Çeken bilir, kabızlık çok zor bir hastalıktır. İnsanın hayat kalitesini ciddi şekilde düşürür ve çok yüksek dozda ağrı ve sıkıntıya yol açabilir. Aynı şekilde idrar zorluğu da fenadır. Ter bezlerinizde problem varsa da ya en kötüsü lenf sisteminiz çalışmıyorsa hayati tehlike altındasınız demektir.

Tüm metabolizmalar hayatta kalmak için kaynak tüketir. Bu tüketimden belli bir miktar yaşam enerjisi ve belli bir miktar artık elde eder. Tüketecek kaynağı (örneğin avı) bulmak, yakalamak, öğütmek için gerekli donanım ne kadar önemliyse işinize yaramayan kısmını sistemden atabilmek de o kadar önemlidir. Özel bir sıkıntı yaşamadıkça pek farketmeseniz de, boşaltım sisteminizin problemsiz çalışıyor olması büyük bir lütuftur. Ben bunu en çok rahmetli dedem hayatının son zamanlarında bağırsak kanseri ile mücadele ederken hissetmiştim.

İş yeriniz kötü bi yer mi? Ne kadar güzel...



Kalemin gücüne hayret etmemek elde değil. Bilgelerin asıl fethin kalemle yapılacağını, kılıçla tüfekle yapılan fethin kısa süreceğini söylemelerinin aslını bazen daha da iyi anlıyorum.

Mevlana Mesneviyi 1259 yılında yazmaya başlamış ve 1273 yılında tamamlamış. Ben bu gece okuduğumda hala bana "anlam" öğretiyor ve yolumu aydınlatabiliyorsa, kalemin tam 741 yıl sonra bile hala etkili olduğunu söyleyebiliriz. 741 yıl sonra birisi okuduğunda feyz alabileceği ve bir şeyler "anlayabileceği" herhangi birşey yazabilmeyi çok isterdim.

6. cildin ortalarında Mevlana, gerçek varlığın yoklukta olduğunu anlatıyor. Bu mevzu düşündükçe büyüyen, daldıkça derinleşen bir derya olduğundan burada bahsetmeyeceğim. Ancak anlatımın bir noktası bana bu yazıyı yazmamda ilham sağladı.

İş yeri ergenleri

Kaynak : [2]
Çocuk büyütmüş olan herkes ergenlik çağının ne demek olduğunu çok iyi bilir sanırım. Problemli, isyankar, bunalımlı yaşlardır o yaşlar. Hepimiz bir şekilde geçtik içinden ve hepimiz birçok sıkıntı yaşadık o geçiş döneminde. Çocuklarımı izlerken onların ergenlik çağları geldiğinde neler yaşayabileceğimi düşündüm bir süre, sonra da bağlantılı başka fikirler belirdi aklımda.

Hadi konuya bir girişgah olsun diye, hemen herkesin sırasıyla geçtiği büyüme ve olgunlaşma aşamalarına bir göz atalım:


  • Bebeklik çağı doğal olarak bakıma muhtaç olduğumuz ve hayatımız üzerinde pek de etki sahibi olamadığımız ilk dönemi ifade eder. Buna ön hazırlık dönemi diyebiliriz. Bizi hayatta tutacak temel büyümeyi tamamen dış yardımla alırız.
  • Hemen sonrasında ilk çocukluk ve çocukluk dönemleri geliyor. Hayatta yeniyiz ve öğrenmeye açız. Sınırsız bir merak içgüdümüz var ve çevremizdeki yetişkinler herşeyin cevabını biliyor gibi görünüyorlar.
  • Çocukluk döneminin ardından hayatla ilgili kendi fikirleri oluşmaya başlayan genç, bu kez herşeyi sorgulamaya, ailesinin hiçbirşeyden anlamadığını düşünmeye ve herşeyin doğrusunu bildiği hissine kapılıyor. Genel olarak ergenlik olarak adlandırılan bu dönem, gençlerin en sorunlu ve uyumsuz oldukları dönemi oluşturuyor.
  • Sonrasında önce yetişkinlik, sonra olgunluk ve sonra da yaşlılık dönemi geliyor ve her dönem bir öncekine göre kişinin daha bilgili, daha sakin, daha kafası net ve anlayışlı olması bekleniyor.
Elbette hiçbirimizin hayatı bu kadar keskin ve net fazlardan oluşmuyor ancak çok genel hatlarıyla sağlıklı bir geçişin yukarıdaki gibi olacağını kabul edebiliriz.

Aşağıdaki meşhur anekdot benden çok daha iyi özetliyor söylemek istediklerimi:

Hayat Devam Ediyor!


Çok güzel söylemiş Robert Frost. Hayat devam ediyor. Ne yaşarsak yaşayalım, neyin içinden geçersek geçelim devam ediyor. Ederken de bende değişik tatlar, acılar ve deneyimler bırakıyor.

Aslında tamamlanmayı bekleyen iki yazım var. Ama "insan plan yaparken Tanrı gülümsermiş" derler ya, bir anda altüst oldu herşey ve gündemim değişiverdi. Detaylarını ilerleyen zamanda "mutlaka" yazacağım; çünkü bu bloğun konularına çok uyan, ard arda yapılmış bir çok gariplik neticesinde, hiç beklemediğim bir zamanda ve şekilde işten ayrılmış bulunuyorum. Ancak yazının mantıklı olması, bütünü değerlendirmesi ve doğru şekilde çıkarım yapması gerek. Şu an yazarsam duygusal olur. Onu başka zamana bırakalım.

Madem yönetimin yanında hayat ve felsefe de var bu bloğun içinde, ben size biraz bu sıkıntılı duruma nasıl direnmeye çalıştığımdan bahsedeyim. Belki birileri okur da faydası olur. Kimse okumasa da benim için tarihe bir not kalır, ilerde geriye bakıp kendim okurum:

Çok şükür dünyamız akıllandı!


Yeni moda herşeyin akıllısını çıkarmak;

Akıllı telefon, akıllı televizton zaten vardı. İnşaat sektörü akıllı evler, mobilya sektörü de akıllı mobilyalar yapmaya başladı. Bilgisayarlarımız zaten fevkalade akıllı olduklarından bu sıfatı almaya bile gerek görmediler.

Peki insanoğlu bununla sınırlı kaldı mı?

Tabi ki hayır!

İşte internette gezinirken bulduğum yeni akıllı aletler:

Ey insanlık, biz nereye doğru gidiyoruz?

Resim :http://technotuesday.com
21. Yüzyıl.

Bilgi çağı.

Herşeyin çok kolay ulaşıldığı ve çok hızlı tüketildiği, teknolojinin altın dönemi. Cep telefonu, sosyal medya, tüpsüz televizyonlar, bilgisayarlar ve oyun konsolları diğer binlerce yandaşlarıyla birlikte hepimizin hayatını kapladı çoktan. Bu durumun ne kadar iyi ve harika olduğu, teknolojinin ne kadar hızlı ve büyüleyici şekilde geliştiği ile ilgili birçok şey yazabiliriz. Ama madalyonun bir de arka yüzü var!

Ey insanlık, biz nereye doğru gidiyoruz?

Yapılan araştırmalar ve elde edilen sayılar iç karartıcı. 2000 yılından itibaren hem Amerika'da hem de İngiltere'de maaşlar ve üretim birbirinden ayrılmış. Ekonomi büyümeye devam etmiş ancak orta gelir seviyesi bundan hiç nasibini alamamış. Aynı dönemde sadece İngiltere'de 360.000 tek kişilik girişimci iş kurulmuş. İşin bir de teknoloji devleri kısmı var. Google, Samsung, Apple gibi firmalar inanılmaz büyüklükteki sermayeyi yönetiyor artık. Ancak örneğin Apple'ın piyasa değeri Ford markasının çok üzerinde; buna rağmen Apple dünya çapında son kullanıcı dükkanları da dahil 80.000 kişi çalıştırırken Ford 700.000 kişiye iş sağlıyor. Dünyanın en değerli markası olan Apple sadece 80.000 seçkin insana gelir sağlıyor kısacası. Teknoloji devleri baş döndürücü bir hızla büyümelerine rağmen, ancak onlarla çalışabilecek nitelikte olan çok az sayıda insana isdihdam sağlıyor ve diğer işler için gerekli iş gücünü bedava temin ediyorlar. Ücretsiz yarattıkları yazılımlar hem birçok test ve geliştirme işinin hem de kullanıcılar hakkında çok değerli olan verilerin kendilerine bedava ve gönüllü olarak akmasını sağlıyor.

Teknolojinin baş döndürücü hızından birkaç örnek sıralayalım:

7 saniye kuralı


Her ne kadar yazılarımın tamamı kendi imalatım olsa da arada bir küçük fikir hırsızlıkları yapmanın da sakıncası olmaz umarım.

Günlük sohbetimiz esnasında insan kaynakları pınarının başında bulunan güzel dostum Burcu hanımın anlattığı bir anekdot çok hoşuma gitti ve paylaşmak istedim. Kendisi de bunu eski işyerlerininden birinde müdüründen dinlemiş;

"Düşünün ki bir çita büyük bir hızla bir ceylanın arkasında koşmaya başlıyor. Yaratılışı gereği ceylandan daha hızlı olsa da kovalamacanın 7. saniyesinde çita birden bire duruyor. Çita koşmaya devam etse belki bir 30-40 saniye sonra kesin yakalayacak ama devam etmiyor.

Neden?

Çünkü 7. saniyeden sonra çitanın ceylanı yakalamak için harcayacağı enerji onun tamamını  yemesinden elde edeceğini geçiyor. Koşmak anlamsız hale geliyor bir nevi. Ani deparla artan vücut ısısı çitanın daha fazla koşmaya çalışırsa çok fazla enerji harcamasını gerektirecek şekilde yapılmış.

İşte bu 7 saniyeyi iyi bilmek gerekiyor."

Bazen işlerin olması için çok ısrar ediyoruz, ya da bazı müşterilerle çalışmak için çok fazla ödün veriyoruz. Ancak çitanın bünyesinde Allah yapısı olarak tasarlanan sistemi bizim de kafamıza yerleştirmemiz gerekiyor.  7 saniye kuralını sürekli gözetmek bence çok önemli. Blackberry'nin hikayesi, Nokia devinin satılışı hep bu 7 saniyenin kaçırılması ile ilgili. 7 saniyede yakalayamadıysanız durun, ısrar etmeyin. Başka bir hedefin peşinden koşmak için hazırlanın. Stratejik yönetim literatüründe az kar eden, ya da düşük fayda sağlayan iş kollarından çıkmak ya da trendleri takip edip belli teknolojilerde ısrarcı olmamakla ilgili onlarca kitap ve makale bulabilirsiniz. Aslında kural basittir; bir işi yapmanız için gerekli olan enerji o işten elde edeceğinizden fazlaysa durmanız gerekir. 7. saniyede durmak gerekir ama, asıl hüner o 7. saniyenin geldiğini görmektir.

Üretim başka yere benzemez!!!

Çok sevdiğim insan rahmetli Peter Drucker bir yazısında* sanayi tarihinden bahsediyor ve Taylor'la başlayan standartlaştırma çalışmalarına değiniyordu. Taylor teorilerinden sonra çok eleştiri aldı. Özellikle de o dönemler çok güçlü olan sendika temsilcilerinden. Çünkü o zamanlar özellikle üretim alanında bir iş; ancak ustadan çırağa aktarılabilen, kendi içerisinde gizli ve mistik püf noktaları olan ve ancak ustanın yapabileceği bir şeydi. Taylor ise işlerin standart parçalara ayrılabileceğini, herkesçe yapılabilir kılınabileceğini söylüyordu. İşçiler için ellerindeki en önemli kozun alınması karşısında sessiz kalmak mümkün olamazdı. O yüzden o zamanki tepkiler ve eleştirilerin gayet doğal olduğunu belirtiyor Drucker.

Aradan uzun zaman geçti ve özellikle seri üretimde ustalık payı artık eser miktarda kaldı. En büyük üreticiler rahatlıkla üretimlerini Amerika'dan Çin'e taşıdılar. Oradaki işçileri eğiterek, standartlar üzerinde çalışarak önemli verimlilik aşamaları kaydedildi. Biz de hala hem o eski standartlaşma öğretilerini dinlemeye hem de, eser miktarda da kalsa, o eski usta - çırak ruhunun ve işçilerin ustalık ve özgünlük iddia çabasının gölgelerini hissetmeye devam ediyoruz.

Veri veri good!!!

http://www.csmonitor.com/Innovation/2010/0409/Climate-change-as-art
Heykeltraş Nathalie Miebach kasırgalardan okyanus
dibi robotlarına kadar bir çok ham verinin heykelini yaparak
bu konuya ayrı bir yorum getirmiş.

Brad Pitt'in oynadığı "Moneyball" filmini izlediniz mi bilmiyorum, ancak izlediyseniz yeni nesil bir koçun takım seçme ve antrenmanları için istatistikten yararlanmaya kalkmasını, bunun geleneksel yöneticilerce nasıl garip karşılandığını, ona hiç başarı şansı tanınmadığını hatırlayacaksınız. Film bildiği yolda inatla direnen, alışılagelmişten,  geleneksel yaklaşımından farklı bir yol izleyen ve bunun sonucunda belli bir başarıya ulaşan bir adamın hikayesi. Tam olarak mutlu sonla bitmiyor ama mücadele izlemeye değer.

X ve Y kuşaklarının tam ortasında duran bir adam olarak bazen ben de benzer duygular taşıyorum. Üretim içine girdiğinizde artık kemikleşmiş bazı uygulamalarla karşılaşıyorsunuz. KPI (Key proses Indicator) dediğimiz anahtar performans göstergeleri belli ve her aylık toplantıda bunların olduğu grafikleri uzaktan seyredip duruyoruz. Ancak hem verinin anlamı hem de tam olarak neye hizmet ettiği bence net değil. Topladığımız verinin anlamlı olması ve bizi bir sonuca götürmesi gerekli. Daha öncekiler yapıyor diye yaptığımız herşey bize zaman kaybettirmekten ve geride bırakmaktan başka işe yaramıyor.

Paylaşın

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

S3