İşletmecilik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İşletmecilik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Danışmanlık Mesleği
Danışmanlık günümüzün gözde mesleklerinden bir tanesi.
Genellikle sınırları ve içeriği de oldukça belirsiz ve bu durum, hem danışmanlara birçok geniş alan bırakıyor, hem de danışmanlıkla ilgili bir sürü esprinin kaynağını oluşturuyor. Danışmanlığı, bir konuda sadece ahkam kesmek ve tavsiyelerde bulunmak ancak fiilen hiçbirşey yapmamak olarak görenlerin sayısı da hiç az değil.
Bazı noktalarda yönetsel danışmanlık hizmetlerinden yararlanmak çok gerekli ve önemli olabilir. Çünkü hiç kimse herşeyi bilemez ve her konuda uzman olamaz. Ancak birkaç sığ teori ve kuramı alıp süsleyip püslemek ve gerçekte hiçbir reel sonuç üretmeyen, sonucu tamamen muallak olan öğretiler ve tavsiyeler vermek ve bundan ciddi paralar kazanmak da artık başlı başına bir sektör.
İlerleyen yaşımda bana da nasip olur inşallah :)
Aşağıdaki fıkra herşeyden daha iyi özetleyecektir konuyu:
Hala işe yarar mısınız?
![]() |
| Kaynak :http://betterbusinesslearning.com/change-video/ |
Çeken bilir, kabızlık çok zor bir hastalıktır. İnsanın hayat kalitesini ciddi şekilde düşürür ve çok yüksek dozda ağrı ve sıkıntıya yol açabilir. Aynı şekilde idrar zorluğu da fenadır. Ter bezlerinizde problem varsa da ya en kötüsü lenf sisteminiz çalışmıyorsa hayati tehlike altındasınız demektir.
Tüm metabolizmalar hayatta kalmak için kaynak tüketir. Bu tüketimden belli bir miktar yaşam enerjisi ve belli bir miktar artık elde eder. Tüketecek kaynağı (örneğin avı) bulmak, yakalamak, öğütmek için gerekli donanım ne kadar önemliyse işinize yaramayan kısmını sistemden atabilmek de o kadar önemlidir. Özel bir sıkıntı yaşamadıkça pek farketmeseniz de, boşaltım sisteminizin problemsiz çalışıyor olması büyük bir lütuftur. Ben bunu en çok rahmetli dedem hayatının son zamanlarında bağırsak kanseri ile mücadele ederken hissetmiştim.
Ya veriler yalansa?
İşletmecilik ve yönetim ile ilgili bir çok konuda yazdım şimdiye kadar. Bilgim ve zamanım el verdiğince yazmaya da devam edeceğim inşallah. Ancak fark ettim ki, en önemli kısmı atlamışız yazarken. En başta belirtmemiz gerekeni es geçmişiz. Hemen bu eksiği tamamlamak gerek;
Malum, eğer işletmenizi iyi yönetmek, kar elde etmek ve onu verimli kılmak istiyorsanız ilk yapmanız gereken şey doğru veri toplamaktır. Elbette yazacaklarım tamamen paranın, işletmede üretim yoluyla kullanılmasının, başka araçlara yönlendirilerek rant sağlayacak şekilde kullanılmasına tercih edildiği durumlar için geçerlidir. Yani varsayın ki daha çok para kazanmanızın tek yolu, işletmenizi daha rekabetçi ve verimli yapmak olsun. Başka rant kaynaklarını, siyasi çevrelere yakınlığı filan yokmuş kabul edelim. Çünkü bu ön kabulü yapmazsak işletmecilik biliminin bize katabileceği birşey yok. Konu başka yetenek alanlarına kayar ki, onlar hakkında benim malumatım yok.
Etiketler:
İşletmecilik
,
İşletmenin öz değerlendirmesi
,
SWOT
,
Veri toplama
,
Yanlış veriler
,
Yönetim
Eğlenceli İş Alanları Yaratmak
![]() |
| İşyerinde mutluluk deyince neden sürekli zıplayan insan fotoları çıkyor bunu da anlamadım. Çok mutlu olduğum an oldu hayatta ama hiç zıplamadım sevinince... :) |
Sanırım günümüzde başarının sırrı, farklı düşünmek, kalıpları yıkmak ve büyüklerimizden öyle gördüğümüz için sorgulamadan kabul ettiğimiz bazı değerleri yıkmaktan geçiyor. En azından yeni fikirler ve yaratıcı çözümler üzerinde çalışmak zorunda olan bir sektörde iseniz durum kesinlikle böyle.
İş yerlerinin belirli bir ciddiyette ve, bir bakış açısıyla, sıkıcılıkta olması gerektiği de bu kabullerden biri. Yazılı bir kural olmasa da yetişkin olmanın insana her nedense bir sıkıcılık ve resmiyet getirmesi gerekt.iğine inanıyoruz sanırım. Aksi tüm davranışlar çocukça, ya da ciddiyetsiz olarak nitelendirilip dışlanıyor. Kim daha somurtkan ve ciddi ise ona karizma ve saygınlık yüklüyoruz. Küçük mutluluklarımızı kaybediyor, iş dünyasının boğucu problem yumağının içinde geçiriyoruz günlerimizi.
Paranın satın alamayacağı hiçbirşey vardır!
Ne için çalışıyoruz yazısında biraz bahsetmiştim. Günümüz dünyası hayat amacı olarak parayı almamız gerektiğini ve ona sahip olursak herşeye, olmazsak hiçbirşeye sahip olamayacağımızı iliklerimize kadar işleyip duruyor. Ancak Aristotalesin sözlerine, Sokrates'in felsefesine, Sokrates'ten sonra öğrencisi Platon'un onun ağzından yazdığı "Devlet" kitabına bakacak olursak bu son 4-5 bin yıldır böyle.
Ortada bir tez varsa doğrulamak gerek. Para ile neleri satın alabileceğimize ve alamayacağımıza bir bakalım;
- Para ile ilaç, doktor satın alabilirsiniz ancak birçok durumda "SAĞLIK" satın alamazsınız
- Para ile tanıdık bir sürü insana sahip olabilirsiniz ama "DOST" alamazsınız
- Para ile yiyecek, içecek satın alabilirsiniz ama "İŞTAH ve AFİYET" satın alamazsınız
- Para ile gösteriş, makyaj, estetik satın alabilirsiniz ama "GÜZELLİK" satın alamazsınız
- Para ile dünyanın her türlü eğlencesini satınalabilirsiniz ama "NEŞE" alamazsınız
- Para ile hizmetçiler tutabilirsiniz ama "SADAKAT" satın alamazsınız
- Paranız varsa çok boş vaktiniz olabilir ama "HUZUR" satın alamazsınız
- Para ile yüzlerce özel koruma tutabilirsiniz ama "GÜVEN" alamazsınız
- Para ile eğitim ve bilgi satın alabilirsiniz ama "BİLGELİK" satın alamazsınız
- Para ile kadın satın alabilirsiniz ama "AŞK" satın alamazsınız
- Para ile bakıcılar tutabilirsiniz ama "ANNE ŞEFKATİ" satın alamazsınız
Bir şey eksik ama ne?
Öğrenme sürecinin birkaç aşaması var. Öncelikle neyi bilmediğinizi öğreniyorsunuz. Daha önce aklınızda olmayan yeni sorular ve boşluklar beliriyor insanın kafasında. Herhangi bir konuda daha önce duymadığınız ihtiyaç, öğrenme isteğinizi tetikliyor. İkinci adım bilmediklerinizi öğrenme kısmı, yavaş yavaş, hata yaparak işliyor bu kısım. Üçüncü aşama ise öğrenilenlerin içselleştirilmesi, özümsenmesi ve beyin tarafından otomatikleştirilmesi kısmını oluşturuyor. Son aşama ise artık öğrenilen şeyi düşünmeden tamamen otonom sinir sistemi ile yapmak ki bunun için çok fazla pratik gerekiyor.
Araştırmalar en çok hatanın 2. ve 4. kısımda oluştuğunu gösteriyor. Yani bir yeni yeni öğrenirken, bir de öğrendiğimizden kesin olarak eminken hata yapıyoruz. Hafızam beni yanıltmıyorsa bunu ilk kez NurdoğanArkış’ın bir eğitiminde dinlemiştim. Araba kullanmayı öğrenmeyi örnek vermişti. Yeni araba kullanmayı öğrenirken hatalar yapılması, beyin her küçük hareketi tek tek düşünmek zorunda olduğundan oldukça normal görünüyor. Ancak usta sürücü olup artık aktif beyni tamemen devreden çıkaracak derecede aşırı özgüven de aynı şekilde hatalara yol açıyor.
Stratejik Düşün-me
Stratejik yönetimle ilgili daha çok şey yazacağım. Her nedense bu aralar bu konuya takmış durumdayım. İçgüdüsel olarak bu konu ve bunu çevreleyen yazılar, yayınlar, fikirler beni kendine çekiyor.
Almakta olduğum yüksek lisans eğitiminin de temel taşlarından birisi stratejik yönetim. Hatta işletmecilik yapacaksanız, bir kuruma katkı vermeye ya da o kurumu yönetmeye niyetleniyorsanız yaptığınız her işin, attığınız her adımın, söylediğiniz her sözün bu amaca hizmet etmesi gerekiyor.
Ama öncelikle bu stratejik yönetimin ne olduğunu nasıl anladığıma bakalım. Konuyla ilgili hatırı sayılır bilgiyi en azından okumuş biri olarak çıkardığım sonuç şudur:
- - Stratejik yönetimin ilk ve en önemli gerekliliği stratejik düşünmedir
Bu olağanüstü açıklayıcı bilgiyi verdikten sonra konuyu kapatsam danışman olarak iyi para kazanırım. Çünkü bu ve buna benzer tam olarak ne demek istediği meçhul, nasıl olacağı ise hayatın anlamı gibi tam bir sır olan birkaç beylik lafı biriktiren bu konularda ahkam kesiyor.
İşletmenin boyutları
Yöneticilik ve strateji üzerine bini aşkın makalesi ve onlarca kitabı olan büyük üstat Peter Drucker'dan feyz almaya ve yazdıklarını anlamaya çalışmaya devam ediyorum.
Daha önceki yazılarda işletmecilik hakkında, liderlik hakkında, yöneticilik hakkında binlerce anlamsız ve mesnetsiz yazının olduğundan şikayet etmiştim. O zaman da yad ettiğim gibi Drucker bu tanımın dışında bırakmamız gereken gerçek beyinlerden biridir.
Gün gün Drucker kitabını okurken işletmeyi 3 ana boyutta anlattığını ve bu konudaki öngörüsünü gördüm. Paylaşmak istedim. Bakın ne diyor üstad:
"Geleceğin toplumundaki şirketlerin üst yönetimleri için önemli bir görev, şirketin bir örgüt olarak şu üç boyutunu dengelemek olacaktır: ekonomik boyut, insani boyut ve önemi gittikçe artan toplumsal boyut. Geçen yarım yüzyılda geliştirilen bu üç şirket modelinden her biri bu üç boyutun birini öne çıkardı ve diğer ikisine daha az ağırlık verdi. "Sosyal pazar ekonomisi" temeline dayanan Alman modeli toplumsal boyutu ön planda tuttu; Japon modeli insan boyutuna ağırlık verdi ve Amerikan modeli ekonomik boyutu ön plana çıkardı.
Bu üçünden hiçbiri tek başına yeterli değildir. Alman modeli hem ekonomik başarı hem de toplumsal istikrar sağladı, ama bunun bedelini yüksek işsizlik ve tehlikeli bir işgücü pazarı katılığıyla ödedi. Japon modeli uzun yıllar çarpıcı bir başarı gösterdi, ama ciddi bir zorlukla ilk karşılaşmasında tökezledi; aslında bu, Japon ekonomisinin 90'lı yıllarda yaşadığı durgunluğu aşmasının önündeki en büyük engellerden biriydi. Hissedarlık modeli de çamura saplanmaya mahkumdur. Bu, yalnızca ekonominin iyiye gittiği dönemlerde sağlıklı işleyen, güneşli havalar için tasarlanmış bir modeldir. Kuşkusuz, bir işletme toplumsal ve insani işlevlerini, ancak faaliyet gösterdiği alanda ilerleme sağladığı takdirde yerine getirebilir. Fakat bugün bilgi işçilerinin anahtar konumundaki çalışanlar haline gelmesi nedeni ile, başarılı olabilmek için bir şirketin tercih edilen bir işveren olmaya ihtiyacı var."
Demek ki, önce ne demeye çalıştığını anlamalı, sonra bu sistemleri analiz etmeli ve üçünü de dengeleyecek bir anlayış geliştirmeye çalışmalıyız.
Bir süredir yönetim ve strateji konusunda yazmak istiyorum ama bir türlü iskeleti kafamda oturtamadım. Konu geniş, literatür derya, aklım aciz. Bu yazılar biraz ısınma niteliğinde.
* Elimdeki kitap MESS yayınlarına ait "Gün Gün Drucker" kitabı. Yazan Joseph Maciariello ve çeviren Murat Çetinbakış.
Daha önceki yazılarda işletmecilik hakkında, liderlik hakkında, yöneticilik hakkında binlerce anlamsız ve mesnetsiz yazının olduğundan şikayet etmiştim. O zaman da yad ettiğim gibi Drucker bu tanımın dışında bırakmamız gereken gerçek beyinlerden biridir.
Gün gün Drucker kitabını okurken işletmeyi 3 ana boyutta anlattığını ve bu konudaki öngörüsünü gördüm. Paylaşmak istedim. Bakın ne diyor üstad:
"Geleceğin toplumundaki şirketlerin üst yönetimleri için önemli bir görev, şirketin bir örgüt olarak şu üç boyutunu dengelemek olacaktır: ekonomik boyut, insani boyut ve önemi gittikçe artan toplumsal boyut. Geçen yarım yüzyılda geliştirilen bu üç şirket modelinden her biri bu üç boyutun birini öne çıkardı ve diğer ikisine daha az ağırlık verdi. "Sosyal pazar ekonomisi" temeline dayanan Alman modeli toplumsal boyutu ön planda tuttu; Japon modeli insan boyutuna ağırlık verdi ve Amerikan modeli ekonomik boyutu ön plana çıkardı.
Bu üçünden hiçbiri tek başına yeterli değildir. Alman modeli hem ekonomik başarı hem de toplumsal istikrar sağladı, ama bunun bedelini yüksek işsizlik ve tehlikeli bir işgücü pazarı katılığıyla ödedi. Japon modeli uzun yıllar çarpıcı bir başarı gösterdi, ama ciddi bir zorlukla ilk karşılaşmasında tökezledi; aslında bu, Japon ekonomisinin 90'lı yıllarda yaşadığı durgunluğu aşmasının önündeki en büyük engellerden biriydi. Hissedarlık modeli de çamura saplanmaya mahkumdur. Bu, yalnızca ekonominin iyiye gittiği dönemlerde sağlıklı işleyen, güneşli havalar için tasarlanmış bir modeldir. Kuşkusuz, bir işletme toplumsal ve insani işlevlerini, ancak faaliyet gösterdiği alanda ilerleme sağladığı takdirde yerine getirebilir. Fakat bugün bilgi işçilerinin anahtar konumundaki çalışanlar haline gelmesi nedeni ile, başarılı olabilmek için bir şirketin tercih edilen bir işveren olmaya ihtiyacı var."
Demek ki, önce ne demeye çalıştığını anlamalı, sonra bu sistemleri analiz etmeli ve üçünü de dengeleyecek bir anlayış geliştirmeye çalışmalıyız.
Bir süredir yönetim ve strateji konusunda yazmak istiyorum ama bir türlü iskeleti kafamda oturtamadım. Konu geniş, literatür derya, aklım aciz. Bu yazılar biraz ısınma niteliğinde.
* Elimdeki kitap MESS yayınlarına ait "Gün Gün Drucker" kitabı. Yazan Joseph Maciariello ve çeviren Murat Çetinbakış.
Toprak, Makine, İnsan
Bir ara "Tüfek, Mikrop ve Çelik" isimli bir kitap okumuştum. Yanlış hatırlamıyorsam Tübitak yayınlarına ait bir kitaptı. Bir araya geldiğinde çok anlamlı olmayan bu üç kelime, onbinlerce yıllık insanlık tarihinin nasıl şekillendiğini, insanlar için önemli olanın nasıl zamanla evrim geçirdiğini, göçebelikten yerleşik düzene geçişin nasıl üretimi ve gelişimi tetiklediğini anlatıyordu.
Okudukça aslında ırkların ya da milletlerin birbirlerinden daha akıllı ya da üstün olmadığını, tarihte onları güçlü kılanın çoğunlukla bulundukları coğrafya ve sahip oldukları doğal kaynaklar olduğunu anladım. Herhangi bir icadın enlem boyunca yani benzer iklimlerde yayılma hızının boylam boyunca yayılmaya oranla 100 lerce kat hızlı olduğunu öğrendim mesela. Örneğin tüfek Çinde ve Kuzey Amerika'da aynı anda bulunsa Çinden Avrupaya 50 yılda, Kuzey Amerikadan Güney Amerikaya 500 yılda gelebiliyormuş. Nispeten küçük bir alana çok kalabalık yerleşmiş Çinlilerin ya da bir adaya sıkışmış Japonların neden yemek kültürlerini bize ters gelen şekilde geliştirdiklerini de öğrendim.
Etiketler:
Değer yaratma
,
İnsan sermayesi
,
İşletmecilik
,
seri üretim
,
stratejik düşünme
,
Üretim
Bana ne lan müşteriden!
Müşteri memnuniyeti!
Son on yılın en önemli gündem maddelerinden birini oluşturuyor. İşletmelere bol keseden başarı reçeteleri yazan dünyadaki yüzlerce "yönetim doktoru" her firmaya günde 3 kez birer kaşık müşteri memnuniyeti almalarını arada bir de ateşlerini ölçtürmelerini tavsiye ediyor.
Bu tip önerilerin bir özelliği var. Dışarıdan bakınca son derece bariz ve izahı lüzumsuz görünüyorlar. Herhangi bir ticari faaliyet yapıp müşterisini memnun etmeyecek kadar saf hiçbir tüccar olduğunu sanmıyorum. Ama daha önceki yazılarımda açıkladığım "Başarının 7 formülü", "Harika işletmelerin 10 özelliği" gibi "derin" ve "manalı" makalelerin tümünde bu madde mutlaka bulunur ve üzerinde önemle durulur. Derler ki; müşteri memnuniyeti kritik derecede önemlidir ve becerebilirseniz işletmeniz için önemli bir ayırt edici özellik olacaktır. Bunu duyan işletmeler işi bir derece ileri götürür ve misyon vizyon ifadelerine ya da değerlerine öncelikli amacımız müşterilerimizi memnun etmektir yazarlar.
Yazarlar da, o yazı orada öylece kalır. Birçoğu bunun için ne yapacağını bilmez. Müşterinin gözünden satış prosesini incelemez ve gereksiz bir sürü bürokrasiyle işi yokuşa sürdüğünü bile farketmez. Sonra bir aklı evvel gelip müşterilerini çalınca doğru danışmanlara koşup "Aman hoca bizi kurtar" derler. Bol nasihat dinleyip çuvalla para öderler.
Müşteri memnuniyeti hiçbir işletmenin öncelikli amacı olamaz. Aslında işletmelerin yalnız ve ancak tek bir amaçları vardır; olabildiğince fazla kar etmek. Diğer tüm uğraşlar; çalışan memnuniyeti, müşteri memnuniyeti, farklılaşma, pazarlama, reklam vb. yalnızca bu ana amaca hizmet ediyorsa anlamlıdır. O nedenle hep yaptığımız hatayı yapıp araçla amacı birbirine karıştırmamak gerekir. Müşterilere vereceğiniz her taviz bir sonrakini gerektirecektir ve birilerinin müşteriyi memnun edeceğiz diye yapılanların gerçekten ekonomik bir geri dönüşünün olup olmadığını sorgulaması gerekir.
Son on yılın en önemli gündem maddelerinden birini oluşturuyor. İşletmelere bol keseden başarı reçeteleri yazan dünyadaki yüzlerce "yönetim doktoru" her firmaya günde 3 kez birer kaşık müşteri memnuniyeti almalarını arada bir de ateşlerini ölçtürmelerini tavsiye ediyor.
Bu tip önerilerin bir özelliği var. Dışarıdan bakınca son derece bariz ve izahı lüzumsuz görünüyorlar. Herhangi bir ticari faaliyet yapıp müşterisini memnun etmeyecek kadar saf hiçbir tüccar olduğunu sanmıyorum. Ama daha önceki yazılarımda açıkladığım "Başarının 7 formülü", "Harika işletmelerin 10 özelliği" gibi "derin" ve "manalı" makalelerin tümünde bu madde mutlaka bulunur ve üzerinde önemle durulur. Derler ki; müşteri memnuniyeti kritik derecede önemlidir ve becerebilirseniz işletmeniz için önemli bir ayırt edici özellik olacaktır. Bunu duyan işletmeler işi bir derece ileri götürür ve misyon vizyon ifadelerine ya da değerlerine öncelikli amacımız müşterilerimizi memnun etmektir yazarlar.
Yazarlar da, o yazı orada öylece kalır. Birçoğu bunun için ne yapacağını bilmez. Müşterinin gözünden satış prosesini incelemez ve gereksiz bir sürü bürokrasiyle işi yokuşa sürdüğünü bile farketmez. Sonra bir aklı evvel gelip müşterilerini çalınca doğru danışmanlara koşup "Aman hoca bizi kurtar" derler. Bol nasihat dinleyip çuvalla para öderler.
Müşteri memnuniyeti hiçbir işletmenin öncelikli amacı olamaz. Aslında işletmelerin yalnız ve ancak tek bir amaçları vardır; olabildiğince fazla kar etmek. Diğer tüm uğraşlar; çalışan memnuniyeti, müşteri memnuniyeti, farklılaşma, pazarlama, reklam vb. yalnızca bu ana amaca hizmet ediyorsa anlamlıdır. O nedenle hep yaptığımız hatayı yapıp araçla amacı birbirine karıştırmamak gerekir. Müşterilere vereceğiniz her taviz bir sonrakini gerektirecektir ve birilerinin müşteriyi memnun edeceğiz diye yapılanların gerçekten ekonomik bir geri dönüşünün olup olmadığını sorgulaması gerekir.
Şarlatanlığa devam
İşletmecilikle ilgili içi boş yazınlar ve söylemler öylesine yaygın ve bu konunun sıkıntısı bende öylesine fazla ki sanırım birkaç yazımı daha bu konuya ayıracağım. Ama bu kez ben fazla araya girmeden Osman ATA ATAÇ hocamın şahane üslubu ile başka bir hikayeyi dinleyelim. Bu arada alıntı yapmak için bana verdiği direk izinden dolayı da kendisine teşekkür ederim:
"Şimdi bir kaç vakadan yapılan başka bir genellemeye bakalım: 'In search of Excellence' kitabının önerilerine. Eğer 1990'ların başında yönetici veya yönetim bilimi öğrencisi olup bu kitabı duymadınızsa o da ilginç bir vaka. Bu kitabı işletmecilikle uzaktan yakında alakalı olan biri duymamış görmemiş olamaz. 1988 yılında Tom Peters ve Robert Waterman isimli yazarların kırkyedi 'başarılı şirket' vakalarına dayanarak yaptıkları genellemeleri içeren kitap büyük ün kazanmış, yazarları zengin olmuştu. Kimse "One minit. Bunları söylemek için mi kırk-yedi şirkete baktınız?" demediği gibi, yöneticiler konferans salonlarını doldurup konuyu daha iyi öğrenmek için çırpınmışlardı. Peters ve Waterman'a göre başarılı olmak istiyorsanız aşağıdaki özelliklere sahip olmanız gerekiyordu:
"Şimdi bir kaç vakadan yapılan başka bir genellemeye bakalım: 'In search of Excellence' kitabının önerilerine. Eğer 1990'ların başında yönetici veya yönetim bilimi öğrencisi olup bu kitabı duymadınızsa o da ilginç bir vaka. Bu kitabı işletmecilikle uzaktan yakında alakalı olan biri duymamış görmemiş olamaz. 1988 yılında Tom Peters ve Robert Waterman isimli yazarların kırkyedi 'başarılı şirket' vakalarına dayanarak yaptıkları genellemeleri içeren kitap büyük ün kazanmış, yazarları zengin olmuştu. Kimse "One minit. Bunları söylemek için mi kırk-yedi şirkete baktınız?" demediği gibi, yöneticiler konferans salonlarını doldurup konuyu daha iyi öğrenmek için çırpınmışlardı. Peters ve Waterman'a göre başarılı olmak istiyorsanız aşağıdaki özelliklere sahip olmanız gerekiyordu:
Üstat, Guru, Şarlatan
İşletmeciliği ilgi alanıma alıp yönetim konularına ilgi duymaya başladığımdan beri konuyla ilgili kaynak arama ihtiyacı duydum. Doğal olarak bilgi gökten zembille inmeyeceği için kendini herhangi bir konuda geliştirmek isteyen her normal insan gibi ben de doğru bilgiyi en sade ve kısa yoldan edinmek arzusundaydım. Biraz derinine inince, işletmeciliği,yönetimi özetle bir işletme nasıl yönetilir konusunu işleyen binlerce, onbinlerce kitabın ve makalenin olduğunu gördüm. Çok şükür bende kaynağını bilemediğim bir tür "anti-saçmalama" hissi var. Kısa sürede yazılanların boş, mesnetsiz ya da anlamsız olduğunu sezebiliyorum. Kaynakların birçoğu maalesef ticari endişelerle yazılmış, popülist söylemlerden ibaret. Önemli bir kısmı da "Liderin 7 özelliği", "İyi işletmelerin 12 sırrı" gibi hap şekline getirilmiş ama aslında hiçbirşey anlatmayan kitaplardan oluşuyor.
Hal böyle olunca ben de "gerçek" ve anlamlı bilgiye ulaşmanın yollarını aramaya başladım. Mevlana "Susuz adamın suyu araması kadar su da susuzu arar" demiş. Bir şekilde Osman Ata ATAÇ hocamın yazılarına ulaştım. Bakın kendisi benimle aynı sıkıntıyı ne kadar güzel ifade etmiş;
Hal böyle olunca ben de "gerçek" ve anlamlı bilgiye ulaşmanın yollarını aramaya başladım. Mevlana "Susuz adamın suyu araması kadar su da susuzu arar" demiş. Bir şekilde Osman Ata ATAÇ hocamın yazılarına ulaştım. Bakın kendisi benimle aynı sıkıntıyı ne kadar güzel ifade etmiş;
Anlamsız Uygulamalar üzerine...
Birçok kez yazdım sanırım, son olarak da Üretim sistemleri ile ilgili son yazımda belirttim. Ama örneklerine sıklıkla karşılaştığım için içimdeki ifade isteği bitmemiş demek ki.
Belki de sürekli yazılması, bıkmadan, usanmadan ifade edilmesi gerekiyor.
Adı ve menşei ne olursa olsun; herhangi bir sistemi ya da uygulamayı içinize sindirmiyorsanız, amacı ve ne getireceği konusunda çalışanları ikna edemiyorsanız o sistem/uygulama çuvallamaya mahkumdur. Büyük harflerle mi yazsam, bağırarak mı söylesem, susup sadece seyretsem mi bilmiyorum ama üretim içinde değer üretmeyen, bizi daha iyi çalışır duruma getirmeyen her ne varsa tamamen anlamsızdır!
Bunları yazarken bir yandan da bu tip sistemleri tüm söylediklerime rağmen uygulamaya koymaya çalışanlar acaba benim göremediğim birşey mi görüyor ya da bilmediğim birşey mi biliyor diye düşünmeden edemiyorum. Aklımın yettiği tüm açılardan bakıyorum ama bir anlam bulamıyorum. Sanırım sosyal riskten kaçınma dürtüsü ile oluyor bunlar. Malcom Gladwell 2009 daki Amerikan kaynaklı ekonomik kriz üzerine şöyle demiş:
"Operasyonel risk alıp sosyal riskten kaçınmak kriz için en iyi bileşendir"
Yani sosyal risk almamak için; itirazınız yanlış anlaşılabilir, komik duruma düşersiniz, üstlerinizle çatışmış olursunuz vb., bilerek, görerek ama susarak operasyonel risk alıyorsanız, yani anlamsız hatta zararlı uygulamaları yapmaya devam ediyorsanız, kriz yakında gelecek demektir.
Şöyle bir benzetme yapabiliriz; yolsuz, bataklık bir yere şehir kurmak istiyoruz. Alt yapı yok, yollar yok, sistem yok, şehir planlaması yok. Evler ve insanlar var ama hizmet bekliyorlar. Sonra belediye başkanı heyetiyle avrupa şehirlerinden birine gidiyor ve orada meydan ve güzel bir çeşme görüyor. Dönünce hemen şehre meydan ve çeşme yapılması talimatını veriyor. Ulan yol yok daha, kanalizasyon yok diyorlar ama olsun meydan ve çeşme olursa şehir de güzel olur...
Aziz Nesin'i saygı ve rahmetle anıyorum...
Belki de sürekli yazılması, bıkmadan, usanmadan ifade edilmesi gerekiyor.
Adı ve menşei ne olursa olsun; herhangi bir sistemi ya da uygulamayı içinize sindirmiyorsanız, amacı ve ne getireceği konusunda çalışanları ikna edemiyorsanız o sistem/uygulama çuvallamaya mahkumdur. Büyük harflerle mi yazsam, bağırarak mı söylesem, susup sadece seyretsem mi bilmiyorum ama üretim içinde değer üretmeyen, bizi daha iyi çalışır duruma getirmeyen her ne varsa tamamen anlamsızdır!
Bunları yazarken bir yandan da bu tip sistemleri tüm söylediklerime rağmen uygulamaya koymaya çalışanlar acaba benim göremediğim birşey mi görüyor ya da bilmediğim birşey mi biliyor diye düşünmeden edemiyorum. Aklımın yettiği tüm açılardan bakıyorum ama bir anlam bulamıyorum. Sanırım sosyal riskten kaçınma dürtüsü ile oluyor bunlar. Malcom Gladwell 2009 daki Amerikan kaynaklı ekonomik kriz üzerine şöyle demiş:
"Operasyonel risk alıp sosyal riskten kaçınmak kriz için en iyi bileşendir"
Yani sosyal risk almamak için; itirazınız yanlış anlaşılabilir, komik duruma düşersiniz, üstlerinizle çatışmış olursunuz vb., bilerek, görerek ama susarak operasyonel risk alıyorsanız, yani anlamsız hatta zararlı uygulamaları yapmaya devam ediyorsanız, kriz yakında gelecek demektir.
Şöyle bir benzetme yapabiliriz; yolsuz, bataklık bir yere şehir kurmak istiyoruz. Alt yapı yok, yollar yok, sistem yok, şehir planlaması yok. Evler ve insanlar var ama hizmet bekliyorlar. Sonra belediye başkanı heyetiyle avrupa şehirlerinden birine gidiyor ve orada meydan ve güzel bir çeşme görüyor. Dönünce hemen şehre meydan ve çeşme yapılması talimatını veriyor. Ulan yol yok daha, kanalizasyon yok diyorlar ama olsun meydan ve çeşme olursa şehir de güzel olur...
Aziz Nesin'i saygı ve rahmetle anıyorum...
Etiketler:
Anlamsız uygulamalar
,
Değer üretmeyen uygulamalar
,
İşletmecilik
,
Malcolm Gladwell
,
Operasyonel risk
,
Sosyal risk
Bilimsel saçmalıklar....
Geçenlerde iş dünyası ile bilim dünyası neden bir araya gelemiyor, neden akademik kaynaklardan iş dünyası yöneticileri yararlanamıyor diye tartışıyorduk. Bununla ilgili söylenecek çok şey var. Türkiye'deki ezberci eğitim anlayışından, aşırı akademik ve ağır dille yazılan araştırmalara kadar çok geniş bir sorunlar yelpazesinden bahsedebiliriz. Ama ben tüm sorunları alt alta dizip neden olmadığını belirlemenin çözüme götürdüğünü hiç görmedim daha ve elbette çözüm önerileri de var kafamda. Ama bunu başka bir yazının konusu olarak bırakıp ben başka bir gerçekliğe değinmek istiyorum;
"İnsanlar neyin doğru olduğuna değil, inanmak istediklerine inanırlar." Bakalım doğru mu bu önerme:
Bilimin söylediği : Kadında XX kromozomu, erkekte ise XY kromozomu vardır. Birleşme esnasında kadın X kromozomundan birini erkek ise X veya Y den birini yumartaya sokarak döllemeyi gerçekleştirir. Dolayısıyla bilimsel olarak kadının çocuğun cinsiyetini belirlemesine imkan yoktur. Çocuğun cinsiyeti tamamen erkekten gelen kromozoma bağlıdır.
Uygulama : Özellikle doğu illerinde, Çin'de, eski krallıklarda, tarihi anlatılarda kaç kez geçmiştir? Kaç kadın kocasına erkek evlat veremediği gerkçesiyle aşağılanmış, boşanmış ya da üzerine kuma getirilmiştir acaba? Bunun yeni keşfedilen bişey olduğunu sanmayın. Ya da yarın gidip herkese teker teker anlatsak zihniyetin değişeceğini...
İşletmecilik Ve Yönetim Üzerine
Eline sağlık hocam. Yeni iş dünyasına girecek herkese Osman hocanın “Yöneterek yönetilerek yaşamak” kitabını okumadan başlamamalarını öneririm.
Merak edenler için kitabı buradan bulabilirsiniz...
Kendisi ile ilgili detaylı bilgi de burada...
Ayrıca Dünya gazetesindeki yazılarına da buradan ulaşabilirsiniz...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)














